Bitmeyen Göç

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

Makale Dizini

Almanya'da 50 yılın felsefesi
Göç kavramı zihinlerde yavaş yavaş yerini almaya başlayan bir durum. Muhtevası henüz açığa çıkmamış bu kavramın tartışılması daha tam olarak yapılmış değil. Esasen göç mü ettik, yoksa göç mü ettirildik, tam olarak belli de değil. Türklerin Almanya’ya gelişlerini bu kavramla izah etmeye çalışmak ne kadar doğru olur? 
Sosyal Politika Akademisi Başkanı Sayın Hasan Ürkmez’le yaptığımız bu söyleşi Almanya’da 55 yılı (2016 itibariyle) geride bırakan insanımızın konumunu bu bağlamda, sadece sosyolojik bir gözlem biçiminde değil, felsefî planda ele alıyor. Doğu-Batı, kültür, anlayış ve yaşam biçimlerinin farklılığının ne gibi sorunlara yol açtığını ve çözümlerin neler olacağını gösteriyor.
Bu çalışmanın mevcut değerlendirmelerden farklı olduğunu okuyunca göreceksiniz.
SPA Halkla İlişkiler Bürosu 
 
Goc1Anlasma
Hikâyenin evvelinden başlayalım isterseniz. Nasıl başladı bu hikâye? Hangi süreçler yaşandı? Bilinenlerin dışında bilinmesi gereken daha başka şeyler var mı?
İsterseniz sorunuzu cevaplamadan önce bir giriş yapayım. Almanya’daki Türklerin konumunu, onlarla ilgili bir dönemi incelemek gerektiği zaman, bunu aşama aşama yapmak gerekir. 
Bu aşamalardan birisi  olgulardır…Daha doğrusu o dönemdeki olguların neler olduğunun tespitidir.  Birtakım değerlendirmeleri yaparken olgulardan yola çıkıyoruz elbette. O olguları tespit etmek, problemin kaynağını bulmuş olmak demek olmadığı gibi, o olguların sonuçlarını bilmek için yeterli de değildir.  Bundan dolayı olguların oluş sebeplerini ve o olgulardan doğacak neticeleri hesabederek düşünmek icabeder. Sorunuzu bu bağlamda ele almak daha doğru olur. 
Türklerin Almanya’ya gönderilmeleri esasen çok boyutlu bir hadisedir… Bunun devlet boyutu var, insan boyutu var, iktisadi boyutu var, siyasal, felsefî boyutları var…
1960larda, ihtilâlden henüz yeni çıkmış olan bir devletin, yerleşmemiş düzeni, bu düzen içerisinde insanların iktisadi zorlukları sözkonusu. 
Bahsettiğim iktisadi zorluklar 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla başlayan, tabir-i caiz ise atalet dönemimizle, bir türlü kalkınamama dönemimizle de ilişkilendirilebilir. Bu dönemde insanların topluca bir sıkıntıya düşmeleri sözkonusu. 
Yıllardan beri gelen bu fakirlik birikimi, sosyal çöküntü birikimi vs… Bütün bunlar,  karşılarına iktisadi zorluklarını halledebilecek bir imkân çıktığı zaman, sadece çalışmak ve para kazanmak imkânı çıktığı zaman, gidilecek yerin mahiyeti hakkında herhangi bir bilgiye sahip olma ihtiyacını doğurmuyor. Doğurmadığı için de insanlar hiç düşünmeden, yahu ben oraya gideceğim ama, kendi bireysel hayatım açısında neyle karşılaşacağım, sorusunu sormadan, fukaralıklarının getirmiş olduğu sıkıntı, onlara böyle bir maceraya atılmayı kolaylaştırıyor. 
Türkler’in Almanya’ya gelmekte bu kadar ısrarlı olmalarının altında sakladıkları bireysel olgu budur. Yani ortada bir yokluk vardı, kültürel bir çözülme vardı; insanlar ne yapacaklarının farkında değildiler ama hiç değilse karınlarını doyurmak maksadıyla buralara  kadar gelmeyi hiç çekinmeden göze alabildiler. 
GOCISTANBULBunu nasıl göze alabildiler? Büyük bir cesaret işi olması lâzım bunun.
Burada kişilerin kendilerine yönelik, dünyalarına ilişkin bir kurmaca da var kafalarında. Yani diyor ki, ben kendimi kurtardığım zaman, bu bana yeter. Neticede bu fukaralık Türkiye’de her yerde olan bir şey değil. Belli katmanlarda parası olanlar da var; yürüyen bir düzen, işleyen bir iktisadi sistem, bir para sistemi var. O dönemde askerin ihtilâl yapmış olması ve ihtilâlin getirmiş olduğu zorluklar da söz konusu ama, yine de Türkiye ayakları üzerinde duran bir ülke. Fakir de olsa, iktisadi kaynaklarını iyi işletemese de bu var. Neticede insanların kendilerine yönelik bir düşünceleri var. Diyor ki, ben gideyim, bir traktöre ihtiyacım var, alıp geleyim. Çünkü bu insanlar kendi memleketlerindeki ekonomik durumun farkında da değiller aslında. Neden? Çünkü sizin birşeyin iyi veya kötü olduğunu bilebilmeniz için bir ölçünüz olması lazım. O ölçü yok. Yani Avrupa'da herkes zengin, parası var falan deniyor ama bu nasıl bir şeydir bilinmiyor. Çünkü o, paralı bir komşusu varsa onu da görüyor. komşusundaki para onun ölçüsü olabiliyor. Yani çok dar anlamda insanlar kendi pozisyonlarını düşünerek böyle bir maceraya atılmak zorunda kaldılar ve kendilerine sunulan bu imkanı değerlendirmeye çalıştılar. 
Bu değerlendirme onları buralara kadar sürükledi. Köyden şehire inmeden, medeniyetin en yoğun olarak yaşandığı iddia edilen bir ülkede kendilerini buldular. Herhalde biz burada yaşıyorsak orada da yaşarız dediler. Neticede yaşadılar da… 
 
Geliş serüvenine dönelim isterseniz... Nasıl gerçekleşti bu? Kanunî düzenlemeler, ön anlaşmalar yapıldı mı veya daha başka neler yapıldı? Devlet onlar için bir ön hazırlıkta bulundu mu meselâ?
Türkiye Cumhuriyeti 1961’de bir işçi mübadelesi sözleşmesi imzaladı denir. Böyle bir yazılı sözleşme yok aslında. 1964’te böyle bir şifahî anlaşmanın yazıya dökülmüş şekli vardır. Ondan önceki anlaşmaların hepsi nota değerindedir. Yani gerekli devlet birimleri arasındaki yazışmalarla ortaya çıkmış bir şeydir. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1961’de işçiler buraya gelmeye başlamadan önce bir anlaşma yaparak onları göndermiş değil. Bu süreç aslında 1957’de başlamış olan bir süreçtir. Bu tarihte Alman firmaları özel olarak gelip Türkiye’den işçi alıyorlardı. Onların işlemlerini yapıp vizelerini veriyor, onlar da Almanya'ya gidiyorlardı. Yani devletler arasında bir anlaşma falan sözkonusu değil. 1961’de bu, nota düzeyinde halledilmeye çalışılmış, 1964’te de bunun formaliteden bir imza merasimi yapılmıştır. Bu iş ondan sonra resmiyet kazanmıştır. Arada üç yıl gibi bir zaman vardır ve bu süre içerisinde de epey bir Türk işçisi Almanya'ya gitmiştir zaten. Yani fiilî durumu resmîleştirmek için bir imza atılmıştır aslında. 
Demek ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti hadiselerin nereye varacağını zaten başından beri düşünerek ve hesaplayarak hareket etmemiştir.
Bunu, bizi işçi olarak isteyenlerden beklemek de anlamsız bir iştir, bana göre. Zaten o adam kendisinde çalışacak işçi arıyor ve bulduğu zaman, eli var, ayağı var, gücü kuvveti yerinde, pazusu var, bu benim işime yarar, deyip alıyordu. Onun bunu düşünmesine ihtiyaç yoktu. 
Bugün Edirne’den alıp Kars’a gönderdiğin bir adamın bile orada kalacak evi, yatacak yeri, ısınacak sobası var mıdır, diye düşünmek zorundasın. Ama Almanya’ya, yurtdışına işçi gönderiyorsun ve bu işi sadece nota düzeyinde yapıyorsun. Artı, bazı şeyler sizin inisiyatifiniz olmadan gerçekleşiyor zaten. Bu Türkiye Cumhuriyeti’nin daha başından beri yapmış olduğu bir öngörüsüzlük demektir. Bu maalesef oldu. Bunun neticesinde de Türk işçileri buraya gelirken buradaki sosyal haklarının elde edilmesi için epey bir zamanın üzerinden geçmesi icap etti. Çok kötü şartlar altında çalışmak zorunda kaldılar. Çocuk paralarının alınması için bir sürü döğüşler, kavgalar edildi. Buradaki insanların kültürel ihtiyaçlarının giderilmesi için hâlâ bugün sıkıntı çekiliyor. Aradan 50 yıl geçmesine  rağmen, türklerin kendi kimliklerini korumak için gerekli örgütlenmeleri henüz yoktur meselâ. Birbirinden farklı örgütler vardır ve bunlar kendi aralarında, bağlı oldukları siyasî görüşlerine göre mensuplarını bir arada tutmaya çalışırlar. Onların tümünü temsil edecek ve alt kurumlarını sağlamlaştıracak bir yapılanma bugün de yoktur. 
Türkiye Cumhuriyeti maalesef bunları düşünmedi, düşünemedi. Çünkü Türkiye o dönemde siyasi olarak çok kötü bir pozisyondaydı. Devletin zaten yerleşmemiş bir felsefesi vardı ; hatta yerleşmemiş demek doğru olmaz; yoktu. Türkiye Cumhuriyeti, devlet felsefesine malik olarak kurulmuş bir devlet değildir. Bu doğrudur, yanlıştır, kabul ederiz veya etmeyiz ayrı bir meseledir,  ama maalesef benim gördüğüm kadarıyla,  böyle bir muhasebesi yapılmış devlet felsefesi olmadığı için bir takım yapay felsefeler oluşturulmaya çalışılmıştır ki, bunlar da bugün hala tutmuş değildir. Henüz neşv-ü nema bulması için uğraşılan bu tür sunî devlet felsefeleri  devrinde bunları devletten beklemek doğal birşey de değildir.  Zaten beceremezdi. Beceremedi. Beceremeyince de buradaki insanlar kendi üzerlerine düşenin ne olduğunu bilemediler. Meselâ dil öğrenemediler; çünkü günde 8 saat işe giden bir adam, sekiz saat sonra evine gelecek, yemeğini yapacak, bulaşığını yıkayacık, çamaşırını yıkayacak, dinlenecek vesaire… Sonra dil öğrenecek... Biliyorsunuz buraya ilk geldiklerinde aileleriyle birlikte gelmediler. Tek başlarına geldiler. Ne yapacak bu adam? 8 saat çalışacak, para kazanacak, çünkü 2 sene sonra geri dönecek, çamaşır, bulaşık, dinlenme derken siz bu adamdan bir de almanca öğrenmesini isteyeceksiniz. Bu olmaz. Olması için buna o imkânı açmalısınız.