Ayasofya: Bekleyin görecektir, duranlar yürüyeni…

Gösterim: 690

Hasan Ürkmez

Ayasofyanın tarihini bilenler, onun kiliseye değil doğrudan hükümdarlara bağlı olduğunu da bilirler.

Ayasofyanın en önemli özelliği de zaten buradan geliyor. Bu kadar çok tartışılıyor olması onun öteden beri dini bir şekli olmasına ragmen siyasi bir manası olmasından ileri geliyor.

Son günlerde Ayasofya üzerine yapılan tartışmaların bu denli hararetli olmasının sebebi budur.

Aynı soruyu ben de sorayım: Ayasofya açılmalı mı, açılmamalı mı?

Bu cevabı yazının sonuna bırakayım da yapılan tartışmalar üzerinde bir kaç kelam edeyim.

Açılmasın diyenlerin cevabı siyasi midir? Hayır. Dini midir? O da hayır.

Peki nedir? Hem siyasidir, hem de dini.

Açılmasın diyenler açısından bakıldığınıda siyasi değildir, zira sinelerinde dine karşı olmak gibi bir refleksi besleyip büyütüyorlar.

Dini de değildir, çünkü konuştukları meselenin tarihi boyutu itibariyle siyasi olduğunu unutuyorlar yahut başka bir niyetleri var.

Fakat açılmasın diyenler esasında, farkında olmasalar da, siyasi bir meseleyi konuşuyorlar. Çünkü Ayasofya’nın bir zamanlar kilise olması hep ikinci planda kalmış, esas olarak siyasi bir remz olarak inşa edilmiş, dini bir kurumdur.

Bunu unuttukları için konuşmalarında ister istemez dine karşı bir tavır sergilemek durumunda kalıyorlar. İşin kötüsü, bunu da setretmeye çalışarak, ucuz bahaneler ileri sürerek onun yine bir müze olarak kalmasını, ibadet için yeterince cami olduğunu ileri sürüyorlar.

Eyvallah…

Açılsın diyenlerin fikrine gelelim. Onlar da hem siyasi, hem dini açıdan bakarak cevap veriyorlar. Fakat onların da gözden kaçırdıkları bir şey var. Tasavvurlarında Ayasofya’nın bir ibadethane olduğu, bu yüzden ibadete açılması gerektiği fikri öncelikli sırayı alıyor. İşin siyasi yanı ikinci plana düşüyor.

Açılmasın diyenler siyasi ayağını öne alıyorlar, çünkü sinelerinde bu toplumun dünyaya bakışı karşısında bir tavır sergiliyorlar. Çünkü sinelerinde yerleşmiş bir gavurluk, bir başkası olma, dünyaya bakışlarında ve yorumlayışlarında içinde büyüyüp yetiştikleri toplumun köklerine ilişkin bir bağlılık duygusu yok. Aptalca bir mukallitliğin esiri olarak vakıaları başkalarının gözüyle değerlendirme psikozu içinde hayatlarını sürdürüyorlar. Yaşadıkları toplumun değerlerine, hadi sahip çıkmıyorlar, saygı da duymuyorlar.

Ayasofya başka bir şey.

Batı ona, ellerinden alınmış bir egemenlik hakkının, geri alınması gerekliliği gözüyle bakar. Açıktan dillendiremez belki ama niyetlerini de gizleyemezler.

Ayasofya başka bir şey.

O bir remz. Bir sembol yani. Doğunun batıyla kapışmasında elde edilmiş üstünlüğün, bir egemenlik hakkının sembolü. Baştan ayağa dini bir şekle büründürülmüş olsa bile, onu, bu gözle görmek ve tam da bu yüzden, dini olmaktan çok siyasi olması hasebiyle, elimizden alınmaya çalışılan egemenlik hakkımızın yeniden tescillenmesi için açılması mutlaka gereken bir yapıdır ve bu egemenlik hakkı da onun cami olarak açılmasıyla ancak mümkün olacaktır.

Kulaklarıma gaipten sesler geliyor…

1934’ten bu yana onu müze olarak devreye sokanlar, bu egemenlik hakkımızı, kimbilir kimlerin zoruyla, kaybedenlere teslim etmek istediler.

Bu maç 1453’te kazanıldı. Adına fetih dedik. Adına Zafer dedik. Şimdi onu iptal etmeye kalkışmak 567 yıl sona muzafferlerin rıza göstereceği bir şey olabilir mi?

Kulaklarıma gaipten sesler geliyor…

Bu sesler benim birilerine karşı geldiğimi söylüyorlar.

Pek yanlış söylemiş olmuyorlar. Evet, ben Ayasofyayı, kilise yapmamış ama hakimiyetimizi sembolleştiren bu mukaddes yapıyı, bu sembol özelliğinden uzaklaştırarak hakimiyetin değerini sıfırlayan bu anlayışa ve, onu yapanlar kimse, onlara karşıyım elbette. Aynı şekilde onun bir sembol olduğunu unutup, güya dindarane bir hamasetle işi rayından çıkaranlara da karşıyım.

Kılıç Hakkı dediğimiz bu egemenliktir. Egemenliğin o dönemdeki ismi KILIÇ HAKKI’dır. Bu devirde “Kılıç Hakkı mı olur?” diyenler, kendi egemenlik haklarından vazgeçmiş olduklarını ilân etmiş, sonra da dünü bu güne tercüme edemedikleri için anakronik fareler durumuna düştüklerini farkedemiyorlar.

Ayasofyanın açılması 1934’ten beri tehlike içinde bulunan egemenlik hakkımızın yeniden tescillenmesi demek olacaktır.

Bekleyin görecektir, duranlar yürüyeni…